Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Bu işler böyle yürür. Yani gücüne güvenerek “kabadayılık” taslayan, birer gurur ve kibir abidesi olan ABD başkanları, bir yandan “Biz teröristlerle masaya oturmayız!” diyerek kendi halklarını kandırırken ve dünya devletlerine bu yönde telkinlerde bulunurken, öte yandan o teröristlerle –çok af edersiniz– e…k gibi masaya oturur, pazarlık ederler! (Ele verir talkını, kendi yutar salkımı!)
Esasen, “Meşruiyetini Hak’tan, egemenliğini halktan alan” bir devlet, her şeyden önce kendi halkının can, mal ve ırz-namus emniyetini sağlamakla yükümlüdür. Böyle bir devlet, gerektiğinde –İslâm’ın ve toplumun maslahatını gözeterek– teröristlerle pekâlâ masaya oturabilir. (Birazdan bunun delillerini göreceğiz.)
Gücünü Hak’tan ve halktan almayan devletler ise, “Teröristlerle pazarlık etmeyiz”in ardına sığınarak, halkın güvenliğini ikinci, üçüncü… plana iterler. Böyle bir devlet asla meşru olamaz. O devlet halkın değil, halka rağmen egemenliğini sürdüren mütegallibenin (iktidarı zorbalıkla ele geçiren güçlerin) devletidir.
Zaten bu türden devletler, çoğu zaman görüşmeye yanaşmadıkları(!) terör örgütlerini, bizatihi kendi elleriyle oluştururlar, oluşmasına zemin hazırlarlar. Bu yolla “kirli” ilişkilerini yürütürler. (Tıpkı ABD’nin el-Kâide’yi, TC devletinin PKK’yı ve devlet destekli nice hizbi doğurduğu gibi…)
Bunu da başlıca iki amaç için yaparlar:
– Sanal bir “düşman” yaratıp, düşman korkusuyla halkın mevcut rejimi kucaklamasını, emsali bulunmaz “kutsal” devletlerine sahip çıkmalarını; böylece egemen güçlerin saltanatının devamını sağlamak.
– Gözüne koyduğu yerleri işgal için bahane edinmek. (ABD’nin hep yaptığı işler!)
Görüşmediğinizde ne mi olur:
Kanla beslenen siyasilere fırsat doğar; akan kanları, dökülen gözyaşlarını oya devşirme yarışı başlar.
Birileri bundan nemalanır, semirdikçe semirir. Bu ortamın devamına “duacı” olur!
“Kurt dumanlı havayı sever.” Böyle bir kaos ortamında at izi it izine karışır; yüzlerce, binlerce faili meçhuller olur.
Yerli ve yabancı silah tüccarlarına gün doğar.
Ve her şeyden önemlisi, halk perişan olur. Analar evlatsız, çocuklar babasız kalır…
Zaten dikkat edecek olursanız, otuz yıldır, “PKK ile görüşmezük!” diyenler bunlardır.
Hemen her konuda olduğu gibi, bu konuda da ABD’li efendilerini “kılavuz” edinen, o yüzden de burunları “biiiiiiip” bir türlü kurtulmayan, ülkemizin gelmiş geçmiş bütün siyasileri, “PKK bir terör örgütüdür; teröristlerle pazarlık edilmez!” deyü, şu PKK ile bir türlü masaya oturmadılar. Ve yıllar yılı akan kanlara, dökülen gözyaşlarına seyirci kaldılar.
(Burada PKK’nın bir terör örgütü olup olmadığından ziyade, genel manada terör örgütleriyle masaya oturulur mu; bunu tartışıyoruz.)
Ancak, PKK ile masaya oturmayan TC devleti, dünyanın en büyük terör devleti olan “büyük şeytan” ABD ile çok sıkı dostluklar geliştirdi. Öte yandan UK(İngiltere) ve ABD öncülüğünde, Filistin’i işgal ederek “Müslümanların” ve Hıristiyanların kanları üzerine kurulu Siyonist İsrail rejimiyle görüşmekle kalmadı; onlarla kirli ilişkiler içine girdi.
Bilindiği gibi, Türkiye, İslâm âleminde bu gayr-ı meşru rejimi ilk tanıma bahtiyarlığına(!) erdi. Artı terörist İsrail devletiyle, can ciğer bir “müttefik” olarak, bölgede “top secret”, son derece kirli hesaplar peşinde oldu. (Bu ilişkilerden basına sızarak öğrendiklerimiz yeterince mide bulandıran cinstendir. Diğerlerini siz düşünün artık!)
Üstelik Gazze saldırısı ve Mavi Marmara olayı ile birlikte, bizzat Başbakan’ın ağzından “devlet terörü uygulamakla” suçlanan İşgalci rejim ile –haklı olarak– bütün ilişkilerin kesilmesi beklenirken, bir de gördük ki; bütün bu atışmaların beraberinde, son bir yıl içinde İsrail ile olan ticaret hacmi % 30 artmış!
“Teröristlerle görüşebilir miyiz” konusu, geçtiğimiz günlerde de yoğun biçimde tartışıldı. Olurdu, olmazdı…
Önce reddedildi. Ama arkasından görüşme kayıtları çıktı… Derken sonunda Cumhurbaşkanı GÜL bir açıklamayla tartışmalara son noktayı koydu.
Demek ki görüşülebilirmiş. Meğer kapalı kapılar ardından zaten görüşülüyormuş! Doğru olan, eşyanın tabiatına uygun düşen de bu değil mi?
İşe bakın ki, ülkemizin pek çok ilahiyatçısı, İslâmcı yazarı, aydını da; üstü örtülü “faşizan” dürtülerine kapılarak, aynı teraneye hep çanak tuttu. Bu, İslâm adına bir yüzkarası, mesleğim adına cidden “utanç verici” bir durumdur.
Oysa İslâm tarihinde buna dair sayısız örneklerimiz var. Söz gelimi:
1. Hudeybiye antlaşmasını duymayanımız, bilmeyenimiz yoktur. O gün Allah’ın Elçisi (s.a.a) mecbur kalmış, kendi halkının güvenliğini sağlamak, yorgun halka nefes aldırmak ve şimdi burada sayamayacağımız daha nice maslahatlar için Mekkeli teröristlerle pazarlığa oturmuştu…
2. Emîr’ul-Mü’minîn Hz. Ali Efendimiz (a.s) de benzer durumla karşılaşmış, Sıffin muharebesinde, uzatmayalım, hilebaz Amr’ın bir oyunu ve bir grup beyinsizin ayak diremesi sonucu; Muaviye’nin başını çektiği “azgın çete” (ki bu tanımlama tamamen Hz. Peygamber Efendimiz’e aittir) ile pazarlığa oturmuştu, oturmak zorunda kalmıştı…
3. Babasını “Hâricî” terörüne kurban verdikten sonra, yanındakilere güvenerek yola çıkamayacağını anlayan İmam Hasan-ı Müctebâ Efendimiz (a.s) de, yine sırf inanan dostlarının güvenliklerini sağlamak üzere, deminki Muaviye ile anlaşmaya mecbur kalmıştı…
4. Ve uluslararası şeytani güçlerin “Irak öncülüğünde” başlattıkları, tahmili sekiz yıllık Irak – İran savaşının ardından, benzer durumlarla karşılaşan rahmetli İmam Humeyni (r.a) de cânî Saddam’la masaya oturmuş, pazarlığın ardından “Zehir dolu bir kadeh içtim!” buyurmuştu…
Bu türden pazarlıklara, “aklı evvel” birilerinin mutlaka itiraz etmiş ve ediyor olmaları da, ilginç olan diğer bir husustur.
Acaba diyorum, hemen herkesin bildiği bu olayları bizim ilâhiyatçılarımız bilmiyorlar mı?
Biliyorlarsa, bu anekdotlar bizim için de bağlayıcı ve yeterince tatmin edici değil mi?
Yoksa bütün bunları “teberrüken” mi okuyup okutuyoruz?
Ya da –haşa– modası mı geçti? …
Sizlere, bükemediğiniz eli öpün, diyen yok. Ama o el ile sıkışabilir, pazarlık edebilirsiniz. Tabii ki, eğer halkınızın derdine düşmüşseniz, onların güvenliğini düşünüyorsanız bunu yaparsınız.
Sonuçta, ortada bir terör ve terörist varsa ve onlarla bir türlü baş edemiyorsanız; halkınızın can ve mal güvenliğini sağlamak, ırz ve namuslarını korumak için onlarla masaya oturmanın -dinen- hiçbir mahzuru yoktur.
Vesselam...
Abdulkadir Çuhacıoğlu